Nedir bu göç belası?
Neden göç ediyoruz?
Duralım ya… durduğumuz yerde.
Ama işte sorun orada ya.
Ne durabiliyoruz, ne gidebiliyoruz, ne de kalabiliyoruz.
Ve ne yazık ki çoğu zaman geri dönmek de bir seçenek olmuyor.
Geriye, kırılgan kalbimizin gittiği yerde yaşadıklarıyla yüzleşmek kalıyor. (Kafamda Zeki Müren’den o şarkı çalıyor: “Gitmek mi zor?… Kalmak mı zor?…”)

Göçün pek çok sebebi var: sağlık, eğitim, işsizlik, savaş, doğal afetler… Son yıllarda, özellikle canım ülkemiz için, bunun en görünür hali de bilinçli bir göç olan beyin göçü.
Tam da bu yüzden, bu ilk yazıda şunu kurcalamak istiyorum: Bilinçli göç insanın kafasında ve kalbinde neler yapıyor?
28 yaşında, yüksek lisans için gelip hiç aklında yokken Almanya’da kalma kararı alan biri olarak, benim de söyleyebilecek birkaç sözüm var sanırım.
Ne de olsa bir seneyi devirdik seninle öyle ya da böyle.
Ama ne devirme.
Bazen durup kendi kendime diyorum ki:
“Eh be kızım… nereden nereye geldin.”
Düşünüyor muydun buralarda olmayı?
Ne düşünmesi…
Bu sanki bana ait olmayan, bambaşka bir hayat.
Peki ya göç ettin etmesine… Her şey tamam da hiç kaybolmuş hissettiğin olmuyor mu?
Bazılarınız bunu şımarıklık olarak görecek, biliyorum.
Ya da “Abartıyorsun, dön kardeşim seni kim tutuyor oralarda?” diyecek.
Bazılarınız ise hep duyduğum o cümleyi kuracak: “Saçmalama! Ne dönmesi? Ülkenin hali ortada. Kurtar kendini, dönme sakın!”
Bunca sesin arasında insanın kafası daha da karışıyor.
Ben aslında ne istiyorum? Doğru mu yapıyorum?
İşte kafamızda dönen bütün bu düşünceler, günün sonunda bize duygusal bir yorgunluk olarak dönüyor aslında. O havalı adıyla: Languishing Sendromu.
“Ne bu languishing şimdi, başımıza yeni iş çıkarma” dediğini duyar gibiyim.
Dur anlatıyorum.
Aslında bu, sadece göç edenlerin değil; içinde yaşadığımız bu tüketim çağında, genç-yaşlı demeden pek çok insanın yaşadığı bir hâl.
Bende de olduğunu fark etmem aslında çok zor olmadı.
Bazen yataktan kalkmak istemiyorsun.
Bazen çok özlemene rağmen ne ailenle ne arkadaşlarınla konuşmak istiyorsun.
O uzakları yakına getiren mucizevi buluş, görüntülü konuşma bile sana fazlasıyla yorucu geliyor.
Bazen de hayata olumlu bakmayı unutuyorsun. (Olumlu bakmak da ne demekmiş…Biz Pollyanna olmayı bırakalı çoook oldu.)
En önemlisi de şu:
İçinde bir his var ama adını koyamıyorsun.
Birebir aynısı olmasa bile (Ben biraz da kendi hislerimden bahsettim.) okurken sana da tanıdık geldi değil mi?
Evet… Aramıza hoş geldin.
Nurtopu gibi bir languishing hâline adım atmış olabilirsin.
Uzmanlar bunu ne tam tükenmişlik ne de depresyon olarak tanımlıyor.
İkisi arasında bir yerde duruyorsun.
“Motivasyonum yok, enerjim yok, içimde tarif edemediğim bir tatsızlık var” diyorsan…
Evet, aradasın.
Ama güzel haber şu ki bu durum çözümsüz değil.
Hala ruhsal olarak kendimi çok iyi bir noktada konumlandıramasam da, son bir yıl içinde iyileştiğimi – ve iyileşmeye devam ettiğimi- düşünürsek bana iyi gelen birkaç şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
-
Yazmak.
Yazmak ve yazmak.
Zaten bu blogun çıkış noktası da tam olarak buydu aslında…
Ne hissediyorsan yaz. Her gün, her an yaz.
Olumsuzu da yaz, güzeli de.
Ben, adını koyamadığım pek çok duyguyu yazarak fark ettim. Adını koyduğumda artık onlarla baş etmesi çok daha kolay oldu.
-
Kabullenmek.
Bu duyguları kabul etmek ve kendine şefkat göstermek, aslında yapabileceğin en iyi şey.
Sen de şüphesiz biliyorsun ki “Geçecek” demek için önce “buradayım” demek gerekiyor.
Elbette olduğun yerde kal, o kendi kendine gider demiyorum.
Ama lütfen acele etme. Kendini dinle. Hisset. Ve anlamaya çalış.
Ve bil ki bu his kalıcı değil. (Bana güvenebilirsin arkadaşım… Bir dön bak arkana neler neler geçmedi ki…)
-
Küçük de olsa adım atmak.
Ertelediğin, motivasyonunu kıran, seni yoran ne varsa… Sadece mini minicik bir adım at.
İnan bana, o küçücük hareket bile insanın içini biraz olsun kıpırdatıyor.
Ve bir bakmışsın, çıkmak istemediğin yataktan çıkmışsın bile.
Son olarak sana şunu söylemek istiyorum ki:
Kaybolmuş hissetmen yanlış yerde olduğun anlamına gelmiyor.
Bu bir geçiş hali.
Duygularını anlamaya çalış ve geçeceğini kabul et.
Ve bana gelirsek…
Gitmek mi zor, kalmak mı zor hala bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, ikisinin de insanı yorduğu.
Ama olsun.
Hepimiz iyileşeceğiz.
Yavaş yavaş.
